4 Temmuz 2012

Rock Werchter 2012 (1/2)



The Cure, Pearl Jam, Editors, RHCP... - Werchterpark@Belgium - 28.06-01.07.2012 - 195 €

Liseden beri hayalini kurmuşumdur yurtdışında bir festivale gidip 3-4 gün boyunca elimde bira, bir sahneden diğerine gitmeyi, sevdiğim grupları izlemeyi, yeni sesler keşfetmeyi. TR'de (sanırım) H2000 ile başlayan serüven, benim de ilk konakladığım festival olan Rock'n'Coke ile devam etti bir süre, o da yapılmıyor artık heralde. İlk başta geyiğine ortaya atılmış bir lafı hepimizin ciddiye almasıyla şubat ayında Rock Werchter biletlerimizi cebimize koymuştuk. Benim festivalde eğleneceğim garantiydi de, 4 gün boyunca çadırda nasıl kalacaktım, ne kadar sefil olacaktım, festivalin sonunu görebilecek miydim? Yaşım otuz olmadan önce yurtdışında böyle bir festivale gitmeye söz vermiştim kendime, sürenin sonuna gelmeden sözümü tutmuş oldum bu sene.


Festival alanına yakın bir kampa yerleşebilmek için Perşembe günü çok geç olmadan yola çıktık. Werchter biletinin bir güzelliği, Belçika içindeki tren ulaşımınızı da kapsaması. Uçakla Brüksel'e inen birisinin ufak bir ekstra dışında hiç bir ücret ödemesine gerek kalmıyor. Bizim rotamız trenle Amsterdam-Mechelen-Leuven şeklindeydi. Amsterdam Centraal'de Werchter yolcuları az da olsa göze çarpıyordu ve sonraki her istasyonda trenin yaş ortalaması düşmeye başladı. Rotterdam'da binen festivalciler artık ayakta gidiyorlardı, Roosendal'da bir kısım trene dahi binemedi. Mechelen'deki aktarma ise artık belediye otobüsüne dönmüştü, izin verseler kapılardan dahi sarkacaktı insanlar. Yaş ortalaması ise 15'e kadar düşmüş, "ulan beni aşacak galiba bu iş!" gibi düşünceler kafamdan geçmeye başlamıştı. Biz parlak kırmızı Perry torbalarında çadır ve utku tulumlarını taşıyarak dikkat çekiyorduk, bazıları da bildiğin hayvan gibi çek-çek bavul ile gelmeyi uygun görmüştü. Kısacası amatörler hemen kendini belli ediyordu. Leuven'de indikten sonra zaten tabelalar bizi yakındaki otobüslerin kalktığı yere yönlendirdi, hiç sıra beklemeden hemen bindik ama sabah gitmeye çalışanların yaklaşık yarım saat beklediklerini öğrendik sonradan. Yaklaşık 15 dakika sonra Werchter'e varmıştık.


Bizden daha önce kamp alanına varan arkadaşlar sayesinde A4 kampında çadırlar için yerimiz ayrılmıştı çoktan, fazla zorlanmadan her iki çadırı da kurduk. Trende kırmızı torbalarımızla dikkat çekerken, kamp alanında da "We are the campions" (maalesef typo) yazan, turnuvaya ilk turda 0 (yazıyla sıfır) puanla veda eden turuncu Hollanda çadırlarımızla buradayız diyorduk. Bir kaç laf atma dışında kimse parmakla gösterip yüzümüze gülmedi ama. A4 kamp alanı oldukça büyük ve çadır kurulabilecek yerler açık şekilde belli, kurulamayacak yerlerdeki çimenler kısaltılıp yol haline getirilmiş durumdaydı. Yiyecek ve içecek alınabilecek ufak bir büfesi var ve musluklardan akan su içilebiliyor. Tek falsosu duşun olmaması, herkes kafasını musluklarda yıkıyor zaten. Duş almak isteyenler de ya A3 kampına gidiyor ya da şişe dolusu suyu başından aşağı boca ederek yolunu buluyor. Erkekler için portatif pisuvarlar mevcut, normal tuvaletler ise sabahları çok kalabalık oluyor ama öğleden sonra tenhalaşıyorlar ve hergün temizlendikleri için kısmen temiz durumdalar.


Çadırları kurduktan sonra festival alanına doğru insan selinin içinde yürümeye başlıyoruz. Kamp alanımız ve festival alanı arası yaklaşık 15 dakika ama yol seyyar yiyecek ve içecek noktalarıyla dolu. Adım başı bir beer tent, sandwich, vietnamese, piliç çevirme, sosis, haribo (!) satan bir büfe yerleştirilmiş. Buralarda doğrudan nakit para ile alışveriş yapılabiliyor. Girişte çok büyük bir kalabalık bizi bekliyor, güneşin altında binlerce kişi sırada. Artık bu adamların sütlüğünden mi, beyaz tenlerinde mi nedir, her 5 dakikada biri bayılıyor. Yaklaşık yarım saat sonra içerdeyiz ama hava gerçekten çok sıcak, alan resmen kavruluyor. Festival alanındaki üç noktaya sadece serinleme amaçlı musluklar koyulmuş, hemen kafaları altına sokuyoruz. Sabahtan beri doğru düzgün bir şey yemediğimiz için kuponlarımızı alıp yemek kısmına yöneliyoruz. Yiyecekler içeride oldukça pahalı: hamburger 5 eur, salata 7.5 eur, döner 10 eur, patates kızartması 5 eur, ufak sandwich 5 eur, her türlü içecek 2.5 eur.


Rock Werchter bu sene üçüncü bir sahneyi daha ekledi bünyesine. Önceki senelerde kurulan Main Stage ve Pyramid Marquee'ye (daha çok elektronik ve alternatif tarzları yer aldığı) ek olarak The Barn adında, açık hava festivalinde konser salonu havası yakalamayı amaçlayan bir sahne daha kuruldu bu sene. Her üç sahne de birbirine çok yakın, aralarındaki mesafe 3 dakikayı geçmiyordur. Bu şekilde sahneden sahneye çok rahat bir şekilde gidilebiliyor. Pyramid ve Barn zaten yan yana ve gruplar dönüşümlü olarak sahne alıyorlar.

by Jokko

İlk gün olmasının heyecanıyla fazla uzatmadan sahnelere koşmaya başlıyoruz. Festivali Amon Tobin ile açıyorum. Daha önce bir konser videosunu izleyip ağzım açık kaldığı için beklentim büyük. Sahneye değişik bir yapı kuruluyor ve bu yapıya müziğe uygun görseller yansıtılıyor. Pek anlatılacak gibi değil, linkten bakmanızı tavsiye ediyorum. Müzik açısından çok etkilenmesem de ufak çaplı bir görsel şölen sunuyor bana. Sonrasında çimenlere yayılarak Rise Against'e bakıyoruz, pek fazla cazip gelen bir yanları yok. Festival alanının büyük kısmı çimen olduğu için boş vakitlerde yayılacak fazlasıyla alan var, ağaçların gölgesinde rahat bir şekilde vakit geçiriliyor. Sırada eskilerden Cypress Hill var, Pyramid'de çıkmalarına rağmen dışarıya taşan kalabalık çoktan yerini almış durumda zaten. Bir kaç şarkı sonrasında beklediğimizi bulamayıp ayrılıyoruz. Zaten ana sahneye Blink 182 çıkmış durumda. İlk dikkatimizi çeken adamların yaşlanmış oldukları, bildiğin orta yaşa doğru emin adımlarla gidiyorlar. Buradan kendi adıma bir çıkarım yapıp "Lan ben de yaşlanıyorum" diye hayıflanıyorum ama trende yaşadığım gibi bir şok yaratmıyor çünkü festivalin yaş ortalaması 25-30 arasına çıkmış durumda. Blink 182 mikrofona geğirmekten tut, kondom kullanma öğütlerine kadar her türlü ergen mesajını veriyor ama sahnede fazlasıyla eğlenceliler. Biranın da etkisiyle yüzümüz hafiften gülmeye başlıyor. 


by Rob Walbers

Ana sahneyi yarıda bırakıp Garbage'ı görmek için Barn'a yöneliyoruz. Grubu görünce ilk aklımdan geçen "Shirley Manson da yaşlanmış lan" oluyor üzülerek. İkinci aklımdan geçen ise "Kadın hala fıstık gibi". Beklediğimden daha güzel, hatta harika bir konser veriyorlar. Seneler öncesinden hatırladığım Stupid Girl, I'm Only Happy When It Rains gibi klasiklerin nakaratlarına eşlik ederken buluyorum kendimi. Konseri sonuna kadar izleyip Netsky'a bakmaya gidiyorum. 23 yaşındaki Belçikalı DJ, Cypress Hill'den de daha büyük bir kalabalığa çalıyor ve millet çılgınlar gibi dans ediyor. Canlı grubuyla beraber hareketli bir drum'n'bass show'uyla Pyramid yıkılıyor bir nevi. Konser bittikten sonra bir başka Belçikalı'nın konserine gidiyoruz: Selah Sue ev sahibi olmanın avantajıyla seyircilerden büyük ilgi görüyor. Bu sene Efes One Love'da konser verecek, fırsatınız varsa gidip görün. Konserin sonuna kadar kalmadan ana sahneye koşturuyorum, sırada günün headliner'ı var. 


by Rob Walbers

The Cure sahnede best of gibi bir setlist çalıyor, Disintegration yok ama From The Edge... ile avutuyorum kendimi. Robert Smith'in sesi bu yaşında bile hala çok iyi. İlk defa canlı izlediğim Rock'n'Coke'daki gibi gene fazla iletişim kurmuyor, kurunca da sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi oluyor. Simon Gallup'un yazdığı bass line'lara ise bir daha, bir daha hasta oluyorum. Konserden sonra hem güneşten, hem de sabahtan beri ayakta olmanın verdiği yorgunlukla daha fazla dayanamıyorum. Önce Skrillex'e bakıyorum kısaca. Hem kendisi, hem de önündeki korkunç kalabalık dub-step ile çılgınlar gibi eğleniyorlar. Amerika'da popüler olduğunu biliyordum, Avrupa'da da seveni pek bir çokmuş. Bu sırada ana sahnede Justice var ve The Cure'un çaldığı kadar bir kalabalığa çalıyorlar. Ben ise pes edip çadırın yolunu tutuyorum.


İkinci güne yağmur ile başlıyoruz. 12'ye kadar süren yağmur bir yandan bizi çadırdan çıkarmıyor, bir yandan da geç saate kadar rahatça uyumamıza imkan veriyor. O kadar yağmur yağmasına rağmen ne kamp ne de festival alanı çamur deryasına dönüşmüyor. Ayakkabılar illa bok oluyor ama hiç kimsenin ki çöpe atılacak kıvama gelmemişti festival sonunda. Kahvaltılık bir şeyler atıştırıp 14:00'de çıkacak olan Mastodon'a yetişmek üzere yola düşüyoruz. Bir ay önce, gene Werchter'de izlediğimizde hayran kaldığımız grup tekrar karşımızda. Sahnede son albümleri The Hunter'ın büyük kısmını çalıyorlar ve biz gene adamlara hayran kalıyoruz. İkinci albümlerinden beri son dönemde metal müziğin başına gelmiş en güzel şey olarak bahsedildiğini duyuyordum, sahnede gördükten sonra, geç de olsa, katılmadan edemiyorum. Mastodon sonrası etrafta biraz vakit geçirip, hiç bir beklenti olmadan Katzenjammer'i görmeye gidiyoruz.

by Koen Keppens

Multi-enstrümantalist 4 hatun ve süper eğlenceli bir sahne performansı. Yaptıkları folk müzik ile izleyen herkesi eğlendirmeyi başarıyorlar, Barn'dan ayrılırken hepimizin keyfi yerinde. Katzenjammer sonrası ana sahnede Gossip'i dinlemekte sıra. Bir şok da burada yaşıyorum, sahnede görmeye pek de alışık olmadığımız formatta bir frontwoman var. Aynı şekilde, sesi de alışık olmadığımız kadar muhteşem. Seyirciyle olan konuşmaları, hareketleri, o haliyle en aşağı seyircinin arasına kadar inmesi, sempatikliği ile bütün puanları topluyor benden. Müzik de güzel olunca Gossip'in adını dönünce bakmak üzere bir kenara not ediyorum. Günün daha yarısına geldik ve şu ana kadar muhteşem gidiyoruz diye keyifleniyorum. Jack White is overrated diyerek dışarıda yemek yemeye çıkıyoruz.

by Rob Walbers

Alana geri döndüğümüzde Lana Del Rey'i görmeye Barn'a yöneliyoruz, hatun güzellikten ve karizmadan ölüyor resmen. Video Games şarkısı nedense beni ürküttüğü için soğuk yaklaşıyordum, diğer şarkıları ile bu fikrimi değiştirdi sayılır. Gene de bu tarz bir festivale uygunluğu tartışılır bence. Lana Del Rey sonrası ana sahnede Belçika'nın pop/rock'taki temsilcisi, emektar Deus'u izlemeye gidiyoruz. Çok fazla etkilemese de sıkılmadan vakit geçirtiyor.

by Koen Keppens

Sırada ise üç gün içinde ikinci defa izleyeceğim Pearl Jam. Konser muhteşemdi, setlist muhteşemdi, grup muhteşemdi, seyirci muhteşemdi, başka bir şey demeye gerek yok. Konserin sonlarına doğru Eddie Vedder'ın seyircilerin arasında gördüğü 10 yaşındaki bir çocuğu babasıyla beraber sahneye çıkarması ve Rockin' in the Free World'e dahil etmesi ise gruba olan sevgi ve saygımı daha da arttırdı. Sahnede olmaktan bu kadar zevk alan ve dinleyicilerine bu kadar saygı duyan, bu büyüklükte grup çok az sayıdadır heralde. Tek üzüldüğüm nokta grubu üç kez izlememe rağmen Black'i hala canlı dinleyememiş olmak.


Konser biter bitmez, Barn'a Beirut dinlemeye koşturuyoruz. Bu sırada Pearl Jam sonrası Beirut dinlemeye gittiğimi düşünüyorum ve line-up'ın ne kadar muhteşem olduğunun tekrar farkına varıyorum. Muhtemelen Beirut'u kısa süre önce izlemiş ve PJ sırasında bütün mutluluk hormanlarımı harcamış olmamın etkisiyle konserin tam havasına giremiyorum. "Nantes"ı çalmaya başlamalarıyla bir anda tersine dönüveriyor rüzgar, aynı şekilde seyirci de çılgına dönüyor. Konseri ufak bir parti kıvamında sonlandırıyorlar.

by Koen Keppens

Bizim ekibin bir kısmı çadıra, bir kısmı Deadmau5'a yönelirken, biz Birdy Nam Nam'ı görmeye gidiyoruz. Festival öncesi bir kaç videosunu görüp merak ettiğim ekip resmen ortalığı dağıtıyor. 4 DJ'in scratch'leri ile Pyramid ve dışına taşmış olan millet kopup gidiyor, biz de ufaktan sallanmaya başlıyoruz yerimizde. Adamların yaptığı müziği anlamak için bu video daha yardımcı olacaktır, çadırda çaldıkları daha kopmaya yönelik olsa da bu da bir fikir verir mutlaka. Soğuyan hava nedeniyle konserin sonunu bekleyemeden ayrılıyoruz. Festivalin ikinci günü biterken eve döndükten sonra albümleri indirilecek grupların sayısı artıyor.

3 Temmuz 2012

Pearl Jam

Pearl Jam - Ziggo Dome@Amsterdam - 27.06.2012 - 65 €

Amsterdam'da ufak bir çevrenin içinde yaşarken konserlerden haberdar olmak çok kolay olmuyor. İstanbul'da haberler kulaktan kulağa hemen yayılırken, burada ya grubun sayfasında ya da Ticketmaster'da şans eseri görebiliyorsun (twitter kullanmaya başlamamın ana nedeni de bu zaten). Ocak ayında, Pearl Jam'in yaz turnesinde Amsterdam'a iki konser için uğrayacağını şans eseri öğrenmiştim. Konserler açıklanalı bir ay olmuştu ve tabi ki her ikisi de sold-out'tu. 


Konserlerin ilki salı günü gerçekleşecekti. Ofisten eve dönerken twitter'da az sayıda biletin tekrar satışa çıktığı haberini gördüğümde iş işten geçmiş, biletlerin hepsi çoktan tükenmişti. Aynı hareketi çarşamba için de yaparlar umuduyla gece vakti ara ara siteyi kontrol etmeye başladım ve güzel haber: 23:45 gibi ertesi güne ait bir kaç bilet satışta! Grubu cuma günü tekrar izleyecek olmama rağmen tereddüt etmeden saha içi bilet kaptım hemen kendime. Aylar önce sold-out oldu diye ağlarken, konserden saatler önce bileti cebime koymuştum.


Ziggo Dome Amsterdam'ın en yeni ve modern konser alanı. Bu sene turneye çıkan Madonna, Lady Gaga, Radiohead konserlerini hep burada verecekler. Üstü kapalı, ufak bir stadyum modelinde16.000 kişi kapasiteli bir venue ve  Pearl Jam'in haftaiçine denk gelen her iki konseri de sold-out! Radiohead biletlerinin de satışa çıktıktan 45 dakika içinde bittiğini de ayrıca belirtmek isterim. Bir de Amsterdam'a elektronik müzik şehri derler..


Pearl Jam her konserine farklı bir setlist hazırlayan bir grup, bütün turne boyunca çalınan şarkılar sürekli değişiyor. Dolayısıyla hem iki sene önceki Nijmegen konserinin, hem de önceki akşamın setlist'inden oldukça farklı bir konser izledik. Geç keşfettiğim için büyük pişmanlık duyduğum bir grup Pearl Jam, lisede Seattle'a burun kıvıran kafama sıçayım.. Bu nedenle her konserde ilk defa duyduğum şarkılar çıkıyor karşıma. İki saatten uzun süre sahnede kaldı Pearl Jam ve konserlerde odundan hallice duran Hollandalılar bile fazlasıyla eşlik ettiler gruba. Grubun, özellikle de Eddie Vedder'ın, sahnede olmaktan mutlu oldukları her hallerinden belli oluyor. Görev bilinci mantığından ziyade, onları bu pozisyona getiren izleyicilere güzel vakit geçirtmek amacında olduklarını hem konuşmalarından, hem de mimiklerinden anlıyor insan. Bu kadar büyük olup da bu kadar mütevazi olabilen sayılı gruplardan kesinlikle. Eve dönerken, bir yandan Nijmegen konserini dinleyip diğer yandan cuma gününü hayal etmeye başlıyorum.


Daughter
Rearviewmirror
Unthought Known

3 Haziran 2012

Werchter Boutique

Metallica, Soundgarden... - Werchter@Belgium - 28.05.2012 - 75 €

Avrupa'da festival sezonu Mayıs ayı ile beraber başladı, her hafta ayrı bir şehirde insanlar müziğe doyacak artık. Kimi festival dört günü birden kapatıyor, kimi de Werchter Boutique gibi bir günün sonunda perdelerini indiriyor. Konaklama olmadığı için 2,5 saatlik bir yol bizi bekliyor Amsterdam'dan, bir ay sonra çadırlarımızı kuracağımız yeri yakından görmek için yola çıkıyoruz biz de.



52.000 biletin satıldığı (sold-out) festival alanında sahnede Channel Zero var, gökyüzündeyse temmuz ayına ait bir güneş. Herkes bu güneşi iki gün sonra bulamayacağından emin olduğu için üstleri fora etmiş durumda (ertesi gün yağmura geri döndük zaten). Channel Zero'nun fon müziği eşliğinde çimenlere yayılıyoruz kardeşimle.

Sıra Mastodon'da. Benim bir türlü ısınamadığım, başkalarının ise metalin geleceği diye sunduğu gruba bir şans daha vermek için sahneye yaklaşıyoruz ve bu sefer ikimiz de etkileniyoruz. Çok kolay içine girilebilen bir müzik yapmıyorlar belki ama canlı performansları sonrasında eve gidip albümlere tekrar girişeceğimiz kesin. Gitaristlerinin neden TR bayrağı tişörtüyle sahneye çıktığı ise gizemini hala koruyor.

Soundgarden ile beraber kalabalık daha da artıyor. Aynı şekilde seyircilerin şarkılara katılımı da. Etrafta 40, hatta 50 yaşında insanları görüyoruz. Kimi yaşıtlarıyla grup olarak gelmiş, kimi çocuğunu kapıp getirmiş. Bir on-yirmi sene sonra ben de bu heyecanımı kaybetmem umarım. Soundgarden ekibinden de hiç kimse kaybetmemiş zaten. Seneler sonra tekrar birlikte sahnede olmanın heyecanını ekibin yüzlerinden okunuyor rahatça.


Dört sene sonra tekrar Metallica, hem de bu sefer Black Album şerefine. Ecstasy of Gold'un başlaması ile beraber bütün gözler sahnede. James Hetfield, 50'ye yaklaşmış yaşıyla bütün sahneye ve 52.000 seyirciye hakim tek başına. Gruptaki herkes sahnede olmaktan memnun. Klasikler ile başlayan konser Black Album'ün tamamının tersten çalınması ile devam ediyor. Bu sırada, 7-8 yaşındaki Metallica tişörtlü çocuklar, babalarının omzunda devil horn yapıyorlar. Bir metal grubunda pek rastlanmayan ışık, lazer, havai fişek şöleniyle seyircinin çığlıkları daha da artıyor. Biste çalınan 3 şarkı ile 2 saatten uzun süren konser sona eriyor. Hepimizin yüzü gülüyor.


Park alanından ve kasabadan çıkışımızın neredeyse iki buçuk saat sürmesi de bu gülücükleri pek solduramıyor ama asabımız bozulmaya başlıyor. Üstüne bir de iki buçuk saatlik araba yolculuğunu da koyunca eve 4:30'da varıp doğrudan bayılıyoruz. İkimiz de pişman değiliz.

19 Nisan 2012

dede yadigarı meslek



Finans sektöründe çalışan (bankacı demeyi kendime yakıştıramıyorum) biri olarak işimden maaş dışında bir beklentim yok, paradan para kazanırken manevi tatmin ve bir işe yarama duygusu peşinde koşmanın beyhude bir çaba olduğu açık. Bende ikisi birden eksik ama zaten hepsine aynı anda kim sahip olabiliyor ki? Bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda meslek grubu geliyor aklıma sadece.

Doktorluk, dede yadigarı bir meslek bizim ailede. Dede, baba, anne, dayı, hala, enişte derken bizden önceki kuşak neredeyse komple doktor çıkmış her iki tarafta da. Bir sonraki, bizim kuşakta kaç doktor var dersek: Sıfır, çünkü doktor olmamamız bizden özellikle rica edildi. Yasak meyve olmasına rağmen ailede hiç kimse bu yasağın cazibesine kapılmadı, büyüklere inat doktor olma hayali peşinde koşmadı. Eğer koşsaydık, ektiğimizi ne maddi, ne de manevi biçemeyeceğimizi daha çocuk yaşta öğrenmiştik çünkü.

Dediğim gibi, daha çocukken komplikasyonun anlamını, malin tümörün iyi mi kötü mü olduğunu, hastanın ex olmasının ne anlama geldiğini öğrenmiştik. Ne bana, ne de kardeşlerime kimse oturup açıklamadı bu kelimeleri. Yemek sofrasında, sohbete fazla katılmayan babamın, ameliyat ettiği bir hastada komplikasyon geliştiği için keyfinin olmadığını duyduk kardeşlerimle. Ya da annemin, yoğun bakımda yatan bir hastası ex olduğu için yemek bile yemeden yatmaya gittiğini gördük.

Onlar hastalarına bu kadar değer verirken, kliniğin camını çerçevesini aşağı indiren, küfürleriyle duvarları inleten hasta yakınlarını duydukça, işlerini nasıl/neden bu kadar sevdiklerini düşünüp durduk. Meğer saflığımızdan orada durmuşuz biz, ülkedeki ufak beyinli ruh hastalarının varlığını bilmediğimiz için. Yakını hayatını kaybedince tedaviyi yapan doktoru öldürmeyi mantık süzgecinden geçirebilen insanların nefes aldığını tahmin edemediğimiz için durmuşuz.

16 Nisan 2012

Budapeşte - Viyana


Turist olarak gittiğim şehirleri gezerken kafamda bir plan olsun isterim. Hangi gün neyi göreceğimi kabaca bir programa koymayı severim. Bu sefer ne oldu da bu kadar şuursuz yakalandık anlamadım. Cumartesi sabah 7'de Viyana'ya uçağımız var ve cuma akşamı saat 9'da, ertesi gün Budapeşte'deki otelimize nasıl gideceğimizi düşünmeyi ancak akıl ediyoruz. Otobüs, tren ve araba kiralama arasında gidip geldikten sonra kararımızı veriyor: Viyana'da bakarız artık. Neyse ki otobüste yer var, yoksa Budapeşte'yi programdan çıkarma opsiyonu bile geçiyor aklımızdan. İki buçuk saatlik yoldan sonra şehir merkezindeyiz. Para bozdurma işi en başından itibaren can sıkıyor. 5.000-10.000 Forint'ler havada uçuşurken, neye ne kadar harcadığımız anlamını hızlıca kaybediyor.


Şehrin kasvetli havası yağmurun başlaması ile daha da artıyor, karanlık binalar daha da kararıyor. İkinci Dünya Savaşı, komünist dönem, liberal ekonomiye geçiş... Bu kasvet hangisinden geliyor belli değil. En çok göze çarpan ise komünist döneme duyulan nefret. Öyle bir nefret ki, Ronald Reagan'ın gerçek boyutlardaki heykelini yapıp bir meydana dikmeye kadar varmış. Bunca acıya rağmen, tarihi ve geçmişi reddetmeden bugünü yaşıyorlar. Tuna nehrine attıkları yahudilerin ayakkabıları da, kömünizme direnenlerin yırttığı Macar bayrağı da şehrin tam kalbinde kendine yer buluyor.


Kasveti ve yağmuru geride bırakarak Viyana'ya doğru yola çıkıyoruz, bizi karşılayan ise ihtişam ve serpiştiren kar oluyor. Roma'da hissedilen tarihi şehir duygusu burada da çok tanıdık, tek fark Roma'da binlerce yıl geçmişe gidilirken Viyana'da bir kaç yüzyıl geriye uzanabiliyorsun. Sanki koca şehir onca yıla meydan okumuş, aristokrat yanından hiç bir şey kaybetmemiş gibi. 


Bütün rehberler Viyana'da yapılması gereken iki şeyden bahsediyor: Klasik müzik konserine/operaya gitmek ve bir cafe'de oturup etrafı kesmek. Sadece bunları okuyunca bile Viyana'yı burjuva hayat tarzının tavan yaptığı bir şehir olarak hayal etmek pek de yanlış olmuyor aslında. Acaba bütün şehir "beyaz Avusturyalılar" dan mı oluşuyor diye soruyoruz kendi kendimize.

26 Şubat 2012

bahar, kahve ve gelecek planları



Büyük konuşmak istemem ama bahar, ayak başparmağını kapının eşiğinden uzattı burada. Evimin karşısındaki Sarphatipark'daki ördekler, gölün buz tutmuş yüzeyinde turlamak yerine kim ekmek atarsa o tarafa doğru yüzmeye başladılar. Sokakta bere takana da daha az rastlanır oldu. Henüz ağaçlar hala çıplak ama onların da heyecanlandığı belli oluyor. Soğuk havanın yerini yağmura bırakacağı bir dönem yaklaşıyor sanırım.

En sonunda gittim bir french press aldım kendime. Evde kahve yaparken italyanların espresso aletini kullanıyordum ama onunla da bir fincan içtikten sonra çarpıntıdan çarpıntıya koşuyor insan. Americanoya dönüştürmek de çözüm değil. Dün french press'imle içtiğim kahveden sonra farkettim ki; kahve dediğin dibi görünmeyen koca bi fincanda duracak, öyle iki yudumda bitmeyecek. Madem filtre kahve sektörüne girdim, bunu başı boş bırakmak olmazdı, yanına mutlaka bir şey lazımdı. Cevizli ve bitter çikolatalı brownie ile ekibi tamamladım. Son iki kek denememdeki hüsrandan sonra bu sefer oldu diyebiliyorum.

İki seneden beri uzun vadeli bir plan yapmamaya çalışıyorum, akışına bırakmak en iyisi. Onun yerine kısa dönemli hedeflerle günleri devirip duruyorum. Önümüzdeki günlerin ilk check-point'i 6 nisan paskalya tatili, bir aydan fazla bir zaman :( ondan sonrası biraz daha rahat gibi: 30 nisan queen's day, 15 mayıs cma, haziran başı istanbul. Haziran sonunu da şimdiden bağlamaya çalışıyoruz, görücez bakalım :)

6 Şubat 2012

iki ülkeden haberler



İstanbul'dakiler günlerdir ağlıyorlardı, sonunda kar cuma günü buraya da geldi. İki sabahtır parktaki gölün donduğunu görüyordum, cuma sabahı kanallarımız da donmuşlardı. Öğleye doğru kar yağışı da başladı ve akşam dışarı çıktığımızda heralde 10 cm kar vardı sokaklarda. Kanalların donması burada heyecanla bekleniyor. Donan kanallarda ve göllerde buz pateni yapmak insanların en özel kış zevklerinden bir tanesi.

Cuma akşamı eve geldikten sonra her zamanki gibi internette ufak ufak geziniyorum. Dutchnews.nl'de karşıma çıkan haber tam da bu donan göller ile alakalı: 10 kadar kişi buz tutmuş gölün çatlaması sonucu suya düşmüşler ve kurtarılmaları günün önemli gelişmelerinden biri olarak haber değeri kazanmış. Bu haberi görmemden 2 dakika sonra bianet'de bir başka habere rastlıyorum; Malatya'da beş üniversite öğrencisi mitinge katılmak, aşure dağıtmak ve parasız eğitim için basın açıklaması yapmak suçlamasıyla 54 yıl (durup bir düşün burada, elli dört yıl ne demek diye. Adam başı on yıldan söz ediyorsun) hapis cezası alıyorlar. Gördüğüm kadarıyla da Radikal, Taraf, Zaman, Hürriyet, Habertürk; hiç biri bunu haber olarak vermiyor.

Bir süre sonra bu kış da geride kalacak, hatta İstanbul en kötüsünü geride bırakmış bile duyduğum kadarıyla. Haftalar ilerledikçe bahara doğru koşar adım ilerleyeceğiz. İşte bu döngüden tam on tane geride bıraktıktan sonra; Hollanda'da gölden kurtarılan kişi muhtemelen çocuğunu kayması için bu göle geri getirecek ve nasıl haberlere çıktığını anlatacak ona. Türkiye'de hapishaneden çıkacak olanlar ise tekrardan üniversiteye başlamanın hesaplarını yapacaklar belki de.

17 Ocak 2012

Utanç


Hollandalılar ülkeleriyle gurur duyan insanlar. Milli maçlar sırasında ya da milli kutlamalarda gösterdikleri içten heyecan örneğin... Giydikleri turuncu kıyafetlerden, ellerindeki bayraklardan ülkeleriyle ne kadar gurur duyduklarını söyledikleri şarkıları, marşları anlamasanız da farkedebiliyorsunuz. Neden bu kadar gururlular peki? Dünya tarihini değiştirmiş kişilerin/buluşların/olayların ne kadarı bu coğrafyada doğmuş, ne kadarı bu küçük ülkede yaratılmış ya da ne kadarı suyun işgal edilmesiyle yaratılmış bu topraklarda gerçekleşmiş? Önemsiz bir kısmı herhalde. Neden ülkeleriyle bu kadar gurur duyuyorlar o zaman? Bir kısmı saf bir milliyetçilik duygusu ile yapıyordur bunu. Geneli ise, benim yorumum, ülkeleri kendilerini utandırmadığı için. Aksi bir durumda da bunu rahatça konuşabildikleri ve gerektiğinde özür dilemeyi bildikleri için.

Dönüp bir de "akdenize bir kısrak başı gibi uzanan memleket"e bakıyorum, "bir orman gibi kardeşçesine" yaşamayı hayal ettiğimiz memlekete. Hrant Dink'in katillerinin iki tane milliyetçi çapulcu olduğuna inanmamızın beklendiği bir ülkeyle nasıl gurur duyabilir ki insan? Devletinin 34 vatandaşını bombaladığını ve özür dilemediğini kime, nasıl açıklayabilirsin ki? 11 yaşındaki hamile çocukların "kocasına" teslim edildiğini insanlığından utanmadan nasıl anlatabilirsin? Ya dört duvar arasına mahkum edilmiş öğrencileri? Kitabın bombadan daha tehlikeli olduğuna inanan bir devlet adamını?

Gurur duymak demiştik değil mi? Hrant Dink'in öldürüldüğü gün, benim utanç duymaya başladığım gündü. Bugün de hiç bir zaman gurur duymayacağımı anladığım gün.

25 Aralık 2011

Endülüs


Eskiden Antalya'nın sokakları portakal ağaçları ile doluymuş. Şu an palmiye ağaçlarının süslediği cadde kenarlarında, üzerlerinde meyveleri toplanmamış portakal ağaçları büyürmüş. Hayal etmesi zor ama Antalya'nın geçmişini Seville günümüzde yaşamaya devam ediyor. Belki gittiğimiz dönem güzel denk geldi ama hiç bir şehrin ağaçları bu kadar sempatik gözükmemişti gözüme.


Akdeniz insalarının farklı olduğuna inanmış biri olarak Güney İspanya'daki suratsız yerel halkı, bu coğrafyanın yüz karası olarak görüyorum. Utanmasam Hollanda'daki servis anlayışının daha başarılı olduğunu idda edeceğim ama daha bir senem olduğu için büyük konuşmak istemiyorum. Kafamdaki ispanyol imajına bok sürdürmemek için biz sempatik (ve maymun) durumuna düştük adamlara karşı. Menüdekileri saçma sapan bir ispanyolca söyleyebilmek için barda kendimizi paralıyoruz, garsonun umrunda değil, en ufak bir tebessüm bile yok. Kızartma bir tapas ısmarladığımızda, "o uzun sürer, siktir et onu şimdi" demesi son noktaydı heralde.


Akşam El Clasico'yu izlemek için bir bar arıyoruz kendimize. Erkenden bir masaya yerleşip bütün akşamı garantiliyoruz. El Clasico öncesinde Seville takımı Real Betis, Valencia'ya karşı. 90 ve 90+2'deki iki golle gelen galibiyet sonrasında bar deyim yerindeyse yıkılıyor. Sırada beklediğimiz maç var ama kimi tuttuğumuzu ne kadar belli etmemiz gerektiği konusunda kafamız karışık. Gezinin ilk gününde Seville apaçileri tarafından tartaklanmak istediğimiz son şey. İlk dakikada gelen Real Madrid golü sonrası şahit olduğumuz sevinç gösterilerine göre sessiz kalmak en iyisi diye düşünürken önümüzdeki masanın sarhoş ve Barcelona taraftarı olduğunu farketmemizle rahatlıyoruz ve gollerde doyasıya bağırıyoruz. Gecenin sonunda Barcelona Madrid'e gene koyuyor.


Cordoba'yı geçelim, yemişim Mezquita'yı. Hele o görece yeni kemerleri ucuz olsun diye orjinal tuğla kullanmak yerine badana boya ile renklendirmeniz... Aramızda taşak konusu oldunuz, haberiniz olsun. Ama yemekleriniz gene efsaneydi, gene çok iyiydi.


Granada ise Alhambra ile özdeşlemiş bir şehir zaten. Bizim Taksim-Bostancı hattından aşina olduğumuz dolmuşlar, şehir merkezi-Alhambra arasında çalışıyor bu şehirde. Her üç şehirdeki yapılarda da göze çarpan müslüman ve hristiyanlar arasındaki sidik yarışı, bu saraya uğrayamamış gibi. Gerçi içine gene alakasız bir kaç yapı dikmişler ama en azından "camini kiliseye çevirdim... Hayır, en son biz koyduk.." tarzında bir atışma yok. Bunun dışında önemli bir başka nokta da, barlarda alkolün yanında bir tapas bedava :)

20 Aralık 2011

Dokundunuz mu?



Ahmet Şık'ın kitabının korsan bir şekilde internete düştüğünü öğrendimde, çok farklı duygular hissetmiştim. Bir yandan haz almıştım, bu dosyanın zalimlerin suratlarında tokat gibi patladığını hayal ederek. Bir yandan cesaretlenmiştim, düşüncelerin artık asla bastırılamayacağını umarak. Bir de ümitlenmiştim, sansürün hayatlarımızdaki yerinin gittikçe azalacağını sanarak. O sırada işte olduğum için, link internete düştükten kısa bir süre sonra cep telefonuma bir kopyasını indirmiştim. Hollanda'dayım ya, kafam rahat; telefonuma neyi kaydettiğimi takip edemezler nasıl olsa.

125 güzel insan sayesinde artık basılı olarak da erişebiliyoruz bu yasak dokümana. Bu fedakar insanların boşa uğraşmadıklarını görmeleri, bombadan daha tehlike bir kitabın varlığına inanmadığınızı bilmeleri ve boşuna yanmadıklarını farketmeleri için lütfen siz de dokunun.