30 Ağustos 2010

Iron Maiden - Up the Irons

Iron Maiden - Auditorio Marina Sur@Valencia - 21.08.2010 - 66 €

Iron Maiden'ı, Pink Floyd ve Led Zeppelin'in yanına koymuşumdur her zaman. Onlar gibi çığır açıcı bir müzik yapmadıkları kesin; ancak yarattıkları melodiler, oluşturdukları şarkılar, bende hep daha iyisi olamaz hissini uyandırır, tıpkı Led Zeppelin ve Pink Floyd gibi. Benim için bu kadar önemli bir grubu sahnede görebilmem için, onları ilk dinlememin üzerinden 15 sene geçmesi gerekti.
Durup düşünüyorum, "ulan yaş 27 oldu, hala grubu sahnede görücem diye kalkıp başka şehirlere, başka ülkelere gidiyorum". Önce canım sıkılıyor biraz, yaşımın getirmesi gereken olgunluktan, ağırlıktan uzağım diye. Sonra büyüdükçe dönüşmekten korktuğum karakterin hala uzağındayım diye seviniyorum. Ne kolumda kocaman bir saatle geziyorum, ne dışarı çıkarken beyaz gömlek giyiyorum. Az ya da çok, hala aynı zibidi ve çocuk olarak etrafta dolanıp duruyorum.
Iron Maiden'ın peşinde Valencia'ya geldim ben de. Konseri anlatmaya gerek yok. 22 bin kişinin arasında geçen muhteşem 2 saat. Son dört albümlerinden oluşturdukları bir setlist. Sahnede adım atmadık yer bırakmayan, her biri 50 yaşın üzerinde altı adam. Hayali gerçekleşirken bağıran, çağıran, zıplayan ben.

Hallowed Be Thy Name
The Evil That Men Do
Wasted Years

17 Ağustos 2010

Mutfakta bariz biri var..

Ailenden koparak ayrı bir eve çıkmanın getirdiği zorunluluklardan biri, karnını doyurmayı öğrenmek. O ana kadar sadece sofraya çağrılmayı ya da tabağının doldurulmasını beklerken; artık senin ocağı yakman, tavukları kuşbaşı kesmen ya da soğanları doğraman gerekiyor. Boğaziçi'nde yaşarken annemin sırtından geçinmeye devam etmiştik; her pazar dolu kapları, her cumartesi boş bir şekilde geri getirdim Soyak'a. Gene de bir kaç hareket öğrendik üçümüz de bu dönemde. Buraya geldikten sonra ise, makarna-pilav-et üçgeninde geçen yaklaşık bir aydan sonra bünye bu işe dur demeye başladı. Hele bir de buranın o kırmızı etlerinin tadı ve kokusu yok mu, et tarafında da bir tek tavuğa kaldım bu yüzden.. İkinci aydan itibaren, ufak denemelerle kendi çapımda mutfağa bir hareket getirmeye çalıştım, fena da sonuçlanmadı gibi. Bu ay ise, en sonunda aldığım ve hediye gelen yemek kitapları ve yüzyılın icadı, her bekar evinin dostu, canımın içi Tefal Actifry'ın yardımlarıyla yemek konusunda kocaman bir adım attım. Artık domates soslu köfteler, fırında somon, patlıcan kızartmaları, yoğurt çorbası, tas kebabı (actifry!) ile mutfakta yer yerinden oynamaya başladı. Tutabilene aşkolsun.

9 Ağustos 2010

pink amsterdam

Başka bir yerde tanık olabilmemin pek mümkün olmadığı bir etkinlik daha geride kaldı cumartesi günü:Amsterdam Gay Pride.. Dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda şehirde düzenleniyor sanırım bu tür etkinlikler (wikipedia'ya bakınca bir tek türkiye'ye uğramıyormuş gibi geldi, lüksemburg bile nasibini almış şu olaydan). Hoşgörülü olmalarıyla tanınan, bunun için özel çaba harcayan Hollandalılar için kutlanacak bir olay daha. Kutlanacak ve alkol alınacak. Bütün haftaya yayılan etkinliklerin doruk noktası her Ağustos ayının ilk cumartesi gerçekleştirilen kanal geçidi. Bu sene 80 botun (her bot ayrı bir konsepte sahip) katıldığı geçit için dünyanın her yanından, her yaştan, her tercihten eşcinseller şehre akıyor ve olabildiğince rahat bir şekilde, durumlarından rahatsız olmadıklarını, bundan gurur duyduklarını gösteriyorlar. Bütün kanal kenarı da boydan boya, onları destekleyen ve bu sırada alkol alan Hollandalılar ile dolu doğal olarak. Bir botta Amsterdam polis teşkilatındaki komiserleri görüyorsunuz, sonraki botta drag queen'leri. Gözlüklü, saçları hafif dökülmüş, edepli bir şekilde takılan bir bottan sonra fetiş kıyafetler içinde body salonundan yeni çıkmış bir grup abiyi görebiliyorsun. Başta yapılanlar sanki teşhircilikmiş gibi bir düşünce takıldı kafama, ya da bottakilerin kendilerini bilerek küçük düşürdükleri. Sonradan farkettim ki, sorun da bu zaten: Benim ne düşündüğüm bottakilerin zerre umrunda değil; onlar kendilerini seviyorlar (hatta muhtemelen çoğumuzun kendini sevdiğinden daha fazla).

30 Temmuz 2010

Kaş

Kaş'tan ayrılmak her zaman hüzünlendiriyor beni. 2007 yazında tanıştığım bu cennete, aksatmadan dört senedir gidiyorum her yaz; kimisinde on gün kaldım, kimisinde üç.. Süreden bağımsız olarak, Kaş'ı geride bırakmak her zaman zor geldi.
Daha önce hiç bir yere bu kadar bağlı, bu kadar ait hissetmedim kendimi heralde. Ne irili ufaklı tatil köşeleri, ne de gezerken aşık oldum dediğim şehirler... İstanbul'dan ayrılırken bile hüzün kaynağım şehirden çok insanları geride bırakıyor olmaktı. (gerçi İstanbul'u geride bırakmanın mümkün olduğunu da pek zannetmiyorum; sen ne kadar onun bir parçasıysan, o da o kadar senin bir parçan oluyor.. Amsterdam'da yaşasam bile İstanbul'dan koptuğumu düşünmüyor hiç bir zaman..) Dönüş otobüsünde beni hüzünlendireni bulmaya çalışıyorum her seferinde, tek bir ipucu bile yakalayamadan yenik düşüyorum uykuya. Beni Kaş ile tanıştıran insanlarla geçirilen zaman mı, her an dalabilme özgürlüğü mü, mayo ve terlikle bir cafeye gidip Radiohead eşliğinde bira içebilmek mi, yanık dondurma mı, herkesin az biraz entel takılması mı, önünün Meis arkanın Uyuyan Dev olması mı, kimsenin kendini kasmaması mı?  
Olayım budur belki; Kaş'a yerleşebilmek için çalışmak, sonra da ayrılmamak üzere oraya demir atmak. Çünkü Kaş'tan ayrılmak her zaman hüzünlendirir beni.
Resimleri kartpostal olarak Kaş'tan aldım. İkisi de Tunç Üvendire'ye ait. Daha fazlasına Silkroad Photo Gallery'den ulaşabilirsiniz.

20 Temmuz 2010

olayım ne?


Hayatta gerçekleştirmek istediğim şeylerin listesini yapsam sonu gelmez sanırım. O kadar çok şeyi merak ediyorum, o kadar çok şeyden anlamak istiyorum, o kadar çok sey görmek istiyorum ki.. Biraz maymun iştahlılığa da yol açıyor bu durum, başlayıp da sonunu getiremediğim bir dolu şey var geçmişimde. Ya da sadece temel düzeyde öğrenip bir adım ileriye taşıyamadığım. Hiç bir konuda expert olamamanin eksikliğini hissediyorum ara sıra. Bir konuda çok iyi olmak, A'dan Z'ye her noktasını bilmek ne kadar gerekli ondan da emin değilim aslında. Ama insanın sevdiği işi yapması için başlangıç noktası bu heralde; neyi sevdiğini bilmek, ömrü boyunca neyle meşgul olursa sıkılmayacağından emin olmak. Hala o "şey"i arıyorum ben.

Gerçekleştirmek istediğim şeylerin listesi... Bu listedeki maddelerin bir kısmı tamamen hobi amaçlı, her şeyi bilme dürtümü bastırmak için kovaladığım aktivitelerden oluşuyor. Bir kısmı da benim için onur meselesine, bir amaca dönüşmüş durumda; sanki onları yaşamadan hep bir parçam eksik kalacakmış gibi.

...

Bir liste yaptım ama buraya koymaya elim gitmedi. Listeye bakınca hepsi birbirinden alakasız gibi. Amacım ne benim diye sorasım geliyor.. Kısıtlı zamanımı ve enerjimi hangisine yönlendirmeliyim? Hangileri çaba harcamaya değmez, hangilerinde sonuna kadar gidebilirim? Hala kendi kendime soru soruyorum, cevabını bir türlü veremiyorum.

14 Temmuz 2010

Hup Holland Hup


Geçtiğimiz hafta salı Hollanda - Uruguay maçını Museumplein'de izlemiştik. Maçın ardından ortalık bayram yerine döndü tabi, seneler sonra tekrardan finale çıkmanın heyecanıyla. O gün o kalabalığı görünce finali izlemem gereken belli olmuştu zaten. Pazar günü erken saatlerden hareketlilik başladı şehirde. Herkes dolabından turuncu kıyafetlerini çıkarmış, Queen's Day kreasyonlarına bürünmüştü.  Saat 5 gibi Museumplein'e vardığımda alan neredeyse doluydu zaten, insanlar piknik yaparmış gibi yerleşmişlerdi meydana. Son ses müzik yayını, su gibi akan bira (kasayla bira taşıyanların hastasıyım), susmayan bir vuvuzela gürültüsü, farklı noktalardan başlayan marşlar... şeklinde özetlenebilecek bir manzara. Akşam evde, saat 7 itibariyle meydanın dolduğunu, insalara maçı izlemek için gelmemeleri çağrılarının yapıldığını okuyacaktım internette. Sonrasını anlatmaya gerek yok zaten. Pazartesi günü büyük bir iş gücü kaybı olduğunu söyleyebilirim ama, sabah yollar her zamankinden daha boştu.

Bugün ise milli takımın dönüş kutlamaları vardı, final maçından önce planlanmış bir etkinlik. NS'den (buranın TCDD'si) pazartesi mail gelmişti, bütün Hollanda'yı Amsterdam'a taşıyacağız, görevimiz büyük, her şeyi ayarlıyoruz, kafanız rahat olsun şeklinde. Önce kraliçenin karşısına çıktı bütün takım, daha sonra Amsterdam'da kanal turu, en son da Museumplein'de kutlamalara katıldılar. Böyle fırsatları kollayan Hollandalılar gene sarhoş oldular, gene gürültü yaptılar, gene turuncuydular.

Maç günü gökten 95 bin tane turuncu lale atıldı Museumplein'de
Museumplein'deki coşkulu ikincilik kutlamaları





Resimlerin çoğu Uçan Hollandalı'dan..

29 Haziran 2010

Pearl Jam

Pearl Jam - Goffert Park@Nijmegen - 27.06.2010 - 69 €

Pazar günü bir stadyum dolusu insan Metallica'nın sahneye çıkmasını beklerken, bir park dolusu insan da Pearl Jam için geri sayıyordu. Seçme şansım olsa hangisini seçerdim bilemiyorum (Goffert Park ağır basardı gene sanırım, sonuçta Metallica, Slayer, Manowar gibi babaları önceden izlemiştim, ama bilemedim şimdi). Neyse, konumuz Pearl Jam. Müziğe ortaokulda Nirvana ile başlayan ekiptenim, bizim okul için çok klasik bir hareket. Seattle havalarına çok uzak olmasam da Pearl Jam'i gerçekten keşfetmek için üniversiteyi beklemem gerekti nedense. Halen de bütün şarkılarını ezbere bilmem, die-hard fanları olduğumu da iddia edemem. Güzel müzikten zevk almak için bunlara ihtiyaç yok zaten. 
Konser Nijmegen'da bir festival kapsamındaydı. Amsterdama arabayla 1,5 saat uzaklıkta, hem de pazar günü düzenlenmesi bir ara konseri satmayı zorlattı bana ama havadan free ride çıkınca düştük yola. Diğer gruplar görevlerini yerine getirdikten sonra saat 9 gibi Pearl Jam sahneye çıktı. Konserden önce seyirciden bahsetmek gerek sanırım. Büyük ihtimalle 50 binden fazla kişi vardı. "Ulan her konsere mi 50 bin kişi gidiyo Hollanda'da!" gibi bir izlenim oluşmasın kafalarda ancak festivalin yapıldığı alan bildiğin alabildiğine çayır çimen şeklinde ve tıklım tıklımdı (tr'den bi yeri örnek veriyim dedim ama aklıma park falan bişi gelmedi, 5-6 tane kuruçeşme arena heralde) Yaş ortalaması ise 35'lerde; 10 yaşlarında şarkılara eşlik eden çocuklar ve 60 yaşında kafasında saç kalmamış amcalar yan yana izlediler konseri. Pearl Jam için bişi demeye gerek yok, beklediğime değdi. Eddie Vedder'ın sesi hala olağanüstü (gelmiş geçmiş en iyi erkek vokallerde ilk üçümde, kimseyle tartışmam bu konuyu), 46 yaşında hala rock'n'roll. (günün süprizi ise Ben Harper ile beraber Queen - Under Pressure'ı söylemesiydi.) Konserde elbette her dinlemek istediğim şarkıyı dinleyemedim ama bir sonraki konserlerini heyecanla beklemek için nedenim var diye avutuyorum kendimi. 

Black (1992)

21 Haziran 2010

baştan alalım..


Herşeye alışıyorsun. Zor ya da kolay, eski ya da yeni, uzak ya da yakın farketmiyor aslında. Biraz zaman geçti mi, hiçbir şey yabancı gelmiyor sana. Bahsetmek istediğim Hollanda'da yaşamaya, uzakta olmaya alışmak değil. Tam tersine, bir haftalığına gelsen bile geride bıraktıklarına alışmak. Sanki bu cumartesi tekrar Taksim'e dansetmeye gidicem. Sanki sosis gününü kaçırmamın hiçbir önemi yok, çünkü aynı insanları cuma günü tekrar görebilicem. Sanki özlediğim arkadaşımla gene akşam yemeğinde buluşucam. Sanki cehennem sıcağında karşıya geçerken gene trafikte sıkışıp kalıcam. Bir hafta bile yetip arttı kendimi bu akışa yeniden kaptırmaya. Kendimi köpeğime benzetiyorum: Her eve geldiğinde, seni en son 2 saat ya da 6 ay önce görmüş olsun farketmez, çıkardığı seslerle bunca zamandır nerede olduğunun hesabını soruyor. Ama on dakika sonra her şey normale dönüyor, sanki hep onun yanındaydın, hiç bir yere uzaklaşmamışsın gibi.
Şu bir haftanın sonunda içimde en ağır basan duygu birşeyleri kaçırdığım hissi. Sanki ben orada olsam birşeyler farklı olabilirmiş duygusu. Elindekiyle tatmin olamamanın, kendini kandırmaya çalışmanın bir diğer adı.

6 Haziran 2010

Bon Jovi

Bon Jovi - Scheveningen Beach@Den Haag - 05.06.2010 - 60 €

Yazarken bile şaşkınlığımı gizleyemiyorum: Sanırım dün başıma güneş geçti (güneş gözlüğünün yaptığı amele yanığından bahsetmek bile istemiyorum). Hollanda'da böyle bir şey yaşayacağımı asla tahmin edemezdim. Sonuçta bugün hava gene kapalı, akşama yağmur bekleniyor ama bir günlük de olsa güzel bir değişiklikti. Bon Jovi'ye gelirsek eğer... Konser, daha önceki bir post'umda da bahsettiğim Scheveningen sahilindeydi. Hollandalılar'ın yazları güneş gördüklerinde akın ettikleri bir ortam, uçsuz bucaksız bir sahil. Sonuçta suyun sıcaklığı denize girmeye pek müsait değil ama kumsalda yatmak için güzel bir alternatif. Konser alanı hemen denizin kıyısına düzenlemiş, millet de bikini-mayo-terlik kombinasyonları ile gelmişti genel olarak. Converse-kot-tshirt kombinasyonuyla biraz tezat yarattık ortama. Sahneden 50 bin kişi olduğu anonsunu yaptı Bon Jovi, ne kadar doğru bilemem ama bizim bulunduğumuz noktadan sahnedekileri görmek mümkün değildi. Konser alanı boyunca sağ ve sol tarafa 3'er adet dev ekran kurulmuştu, bütün konseri onlardan takip ettik biz. Alanın büyüklüğü, beynimi eriten güneş, klasikler dışında çoğu şarkıyı bilmemem ve biranın etkisiyle yeteri kadar enerji alamadım ben konserden. Biraz japon turistler gibi hissettim kendimi, Bon Jovi'yi izledim diyebilicem artık (Richie Sambora faktörünü de unutmayalım). Bu arada Jon Bon Jovi'nin yaşlanmadığına dikkat çekti kardeşim, adam hakkaten seneler öncesinin aynısı artı ölümüne karizma. Sırada Pearl Jam var haziran sonunda. Bu arada Tr'ye gelecek olan gruplara baktıkça içim sızlıyor: Ting Tings, Faithless, Massive Attack, komple Sonisphere... Cenabetlik var abi, dedim ben size.